Bu günlerde herkes gitmek istiyor …

İstanbul’un zorlaşmakta olan yaşam koşulları ve bir çoğumuzun hayatı okuma biçimi ile taban tabana zıt politik görüşlerin topluma hakim olması beni bu yazıyı yazmaya sevk etti.

tas ev denizArkadaş sohbetlerinde uzun vakittir klişe mevzu haline geldi: “Gitmek lazım buralardan ! ”

Peki ama nereye / nasıl göç edilecek ?

İlk akla gelen: “Güneye gidelim, Türkiye cennet coğrafya, Datça-Selimiye-Kaş oh mis …”

Ya da “Memleketi bitirdiler, yurtdışına kapağı atmalı, çoluk-çoçuğun istikbali mevzu bahis, Kanada-İngiltere-Avusturalya göçmen kabul ediyormuş … ”

Sürekli bu minvalde dialoglar içinde kendimi bulunca, mühendis kafam satır aralarından mikro kriterleri listeledi bile. Özellikle dijital mecralardaki tatil fotoğraf enflasyonundan da etkilendiğimi itiraf etmeliyim 🙂

 

  • İklim: 10 ile 30 derece arası ısı olacak ki ne donalım ne de bunalalım, yağmur-güneş dengeli olmalı ve hava geç kararmalı.
  • Sosyal çevre:  Çekirdek aile olacak, 3-5 yakın arkadaş muhakkak, yabancı kültürden komşular da bulunsun ki çok da “domestic” kaçmayalım.
  • Deniz manzaralı taş ev:  Madem düzeni bozup kaçıyoruz o zaman kesin denize nazır olmalı evimiz. Misafir yatak odası da belli bir kalitede döşenmeli, malum çevremiz geniş,misafir bol olur.
  • İnternet bağlantısı:  Dünyadan kopmamak hatta “home office” çalışabilecek altyapıya haiz olmak elzem ama di mi?
  • Lojistik:  “hastanesi-postanesi”  olacak en yakın yerleşim merkezinin, atladık mı arabaya 10 dakikada erişebilmeliyiz. Havalimani da makul uzaklıkta olmalı.

Liste uzar-gider …

Samimi / sıhhatli şekilde konuyu ele alınca, Can Yücel’in aşağıdaki müthiş dizeleri yine yüzüme tokat gibi çarptı benim.

Hakkaten dürüst müyüz kendimize karşı? Evet ise arayışımız gerçek mi?

Gerçek olduğunu zannediyor isek nasıl elde edeceğiz? Kaç bin saat daha ofiste çaba sarf etmeliyiz?

Ya da acaba kapitalist şehir hayatının çarklarını hırsla daha hızlı çevirmeye çalışırken zorlanıp olmayacak bir rüyayı hayal ederek teselli mi arıyoruz?

Ama olsun aramak da güzel !

can yucel
Bu günlerde herkes gitmek istiyor
Küçük bir sahil kasabasina
Bir baska ülkeye, daglara, uzaklara…

Hayatindan memnun olan yok.
Kiminle konussam ayni sey…
Herseyi, herkesi birakip gitme istegi.

Öyle “yanina almak istedigi üç sey” falan yok.
Bir kendisi
Bu yeter zaten.
Herseyi, herkesi götürdün demektir..
Keske kendini birakip gidebilse insan.
Ama olmuyor.

Hani kendimizden raziyiz diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herseyi yüzüstü birakmak göze alinmiyor.

Böyle gidiyoruz iste.
Bir yanimiz “kalk gidelim”,
öbür yanimiz “otur” diyor.

“Otur” diyen kazaniyor.
O yan kalabalik zira…
is, Güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma dugusu…
En kötüsü aliskanlik
Aliskanligin verdigi rahatlik,
Monotonlugun dogurdugu bikkinligi yeniyor.
Kaliyoruz…
Kus olup uçmak isterken, agaç olup kök saliyoruz.

Evlenmeler…
Bir çocuk daha dogurmalar…
Borçlara girmeler…
isi büyütmeler…
Bir köpek bile bizi uçmaktan alikoyabiliyor.

Misal ben…
Kapidaki Rex’i birakip gidemiyorum.
Degil busehirden gitmek,
iki sokak öteye tasinamiyorum.
Alip götürsem gelmez ki…
Bütün sokagim köpegim oldugunun farkinda
Herkes onu o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?

“Sirtinda yumurta küfesi olmak” diye bir deyim vardir;
Evet, sirtimizda yumurta küfesi var hepimizin
Kendi imalatimiz küfeler.

Ama egreti de yasanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazim.

Barik ufak kaçislar yapabilsek.
Var tabi yapanlar, ama az
Sadece kaymak tabakasi
Hepmiz kaçabilsek…
Bütçe, zama, keyif… Denk olsa.
Gün içinde mesela…
Küçücük gitmeler yapabilsek.

Ne mümkün
Sabah 9, aksam 18
Sonra baska mecburiyetler
Sikisip kaldik.
Sirf yeme, içme, barinmanin bedeli
Bu kadar agir olmamali.

Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karsiligi, bir ömür yani.
Ne saçma…
Bahar midir bizi bu hale getiren?
Galiba.

Ben her bahar asik olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittigim olmadi hiç.
Ama olsun… istemek de güzel.

 

Yorum yaparak katkıda bulunmak ister misiniz?